Page 18 of 29

Posted: Tue Mar 17, 2009 5:31 pm
by Kenan Atak
Bizim okuldan mezun nam-i deger "Hayvan"'in (E. Ardic) yazisi. Bir bati ulkesinde ancak tapu kadastro memuru olacak kalasi yazar yaparsan analiz yetenegi de bu kadar olur. Kus kadar beyni ile vizyonsuz falan diye gösterip kucuk dusurmege calisiyor. Genc nesil de yesin orijinal bu adam diye.
------------------------------------------------------------------------------
Atatürk'ün pasaportu var mıydı?

Atatürk'ün yurt dışına hiç çıkmadığını hep biliriz... Bu, büyük bir erdem olarak pazarlanmıştır: Kendisi hiçbir yere gitmeden herkesi ayağına getirmiş!
Herkes dedikleri, İran şahı ve İsveç kralı gibi "kıyıdan köşeden" adamlar, bir de İngiliz kralı Edward tabii... Yanında da Mrs Simpson... Ama o da aşkı uğruna kısa bir süre sonra tacı tahtı bırakacağından, bu gezinin bir yararı olmamış.
Olamazdı da... İngiliz kralı ya da kraliçesi "hüküm sürer ama idare etmez" ... Meclise izinsiz giremediği, seçimlerde oy kullanamadığı gibi, dış politikaya da karışamaz!
Bunun dışında kim gelmiş Türkiye'ye? Hitler mi, Stalin mi, Mussolini mi, Roosevelt mi, Hirohito mu? Hiçbiri.
Keşke İspanyol başkanları Alcala Zamora ya da Manuel Azana gelselerdi de, "asi generallere" karşı İspanyol Cumhuriyeti'ne sahip çıkma onuruna kavuşsaydık yahu...
Ama niçin geleceklerdi? Türkiye önemli bir ülke değildi ki, kendi kabuğuna çekilmiş, yaralarını sarmaya ve Batılılaşma girişimini temele indirmeye çalışan, "dünya sahnesinin önünden çekilmiş" bir ülkeydi... Her türlü Osmanlı mirasını da reddettiği için (borçların bir kısmı hariç!), "beni kendi halime bırakın, karışmayın, bulaşmayın" der gibiydi dünyaya...
Atatürk'ün yurt dışına hiç çıkmamış olması niçin büyük bir başarı olarak değerlendirilmiştir?
"Kendi kabuğuna çekilmek, kendi yağıyla kavrulmak" erdem sayıldığı için!
Bu da memur zihniyeti değilse, memur zihniyeti başka nasıl olur acaba?
Ve de Atatürk'ün bazı Anadolu kasabalarını dolaşmış olması niçin büyük birer olay gibi pazarlanmıştır? Hele İstanbul'a her gelişi niçin "tarihi gün" sayılmıştır?
Yani tasavvur edebiliyor musunuz, Hitler'in Stuttgart'a gelişi bayramı, Mussolini'nin Venedik gezisi şenlikleri, Stalin'in Odessa'yı ziyaretinin bilmemkaçıncı yıldönümü kutlamaları... Var mı böyle bir yağcılık?
Toplum o kadar "donuk", ulaşım o kadar yetersiz durumdaydı ki, bir yerden bir yere gitmek başlıbaşına heyecan verici, serüven gibi bir şeydi o dönemde...
Keşke bu gibi çarçur gezilerle övüneceğimize, "Atatürk'ün uçağa binip Atina'ya gitmesi ve eski düşmanlarını kucaklaması, Atatürk'ün Cenevre'de yaptığı ünlü Milletler Cemiyeti konuşması, Atatürk'ün tarihi Beyaz Saray ziyareti, Atatürk'ün meşhur Moskova gezisi, Atatürk'ün unutulmaz Paris barış görüşmeleri" gibi hatıralar kalsaydı... Ayıp mı olurdu, günah mı?
Belki o zaman cumhurbaşkanlarımızın ya da başbakanlarımızın dış gezileri de memurlarımıza ve memur ruhlularımıza küfür gibi gelmezdi!...
Atatürk hiç yurt dışına çıkmadı dedik, bu hem doğrudur hem yanlış...
Atatürk yurt dışına çıkmadı ama, Mustafa Kemal çıktı!
Libya'ya gitti çarpışmaya ama orası yurt dışı sayılmıyordu... Bunun dışında Sofya'ya, Berlin'e ve batı cephesine de gitti görevli olarak, Viyana üzerinden Karlsbad'a da gitti (Karlovy Vary) sağlık nedenleriyle...
Ama o zamanlar bir "imparatorluk subayıydı" ...
Hani şu nefret kustukları Osmanlı İmparatorluğu vardı ya, onun ordusunda subaydı.
1919 yılında ordudan istifa edene kadar bir Osmanlı subayıydı.
Hadi kim hayır diyecekse desin de alnını karışlayayım!

Posted: Tue Mar 17, 2009 7:06 pm
by Murat Biricik
Kerem Tezic wrote:Bizim okuldan mezun nam-i deger "Hayvan"'in (E. Ardic) yazisi. Bir bati ulkesinde ancak tapu kadastro memuru olacak kalasi yazar yaparsan analiz yetenegi de bu kadar olur. Kus kadar beyni ile vizyonsuz falan diye gösterip kucuk dusurmege calisiyor. Genc nesil de yesin orijinal bu adam diye.
------------------------------------------------------------------------------
Atatürk'ün pasaportu var mıydı?

Atatürk'ün yurt dışına hiç çıkmadığını hep biliriz... Bu, büyük bir erdem olarak pazarlanmıştır: Kendisi hiçbir yere gitmeden herkesi ayağına getirmiş!
Herkes dedikleri, İran şahı ve İsveç kralı gibi "kıyıdan köşeden" adamlar, bir de İngiliz kralı Edward tabii... Yanında da Mrs Simpson... Ama o da aşkı uğruna kısa bir süre sonra tacı tahtı bırakacağından, bu gezinin bir yararı olmamış.
Olamazdı da... İngiliz kralı ya da kraliçesi "hüküm sürer ama idare etmez" ... Meclise izinsiz giremediği, seçimlerde oy kullanamadığı gibi, dış politikaya da karışamaz!
Bunun dışında kim gelmiş Türkiye'ye? Hitler mi, Stalin mi, Mussolini mi, Roosevelt mi, Hirohito mu? Hiçbiri.
Keşke İspanyol başkanları Alcala Zamora ya da Manuel Azana gelselerdi de, "asi generallere" karşı İspanyol Cumhuriyeti'ne sahip çıkma onuruna kavuşsaydık yahu...
Ama niçin geleceklerdi? Türkiye önemli bir ülke değildi ki, kendi kabuğuna çekilmiş, yaralarını sarmaya ve Batılılaşma girişimini temele indirmeye çalışan, "dünya sahnesinin önünden çekilmiş" bir ülkeydi... Her türlü Osmanlı mirasını da reddettiği için (borçların bir kısmı hariç!), "beni kendi halime bırakın, karışmayın, bulaşmayın" der gibiydi dünyaya...
Atatürk'ün yurt dışına hiç çıkmamış olması niçin büyük bir başarı olarak değerlendirilmiştir?
"Kendi kabuğuna çekilmek, kendi yağıyla kavrulmak" erdem sayıldığı için!
Bu da memur zihniyeti değilse, memur zihniyeti başka nasıl olur acaba?
Ve de Atatürk'ün bazı Anadolu kasabalarını dolaşmış olması niçin büyük birer olay gibi pazarlanmıştır? Hele İstanbul'a her gelişi niçin "tarihi gün" sayılmıştır?
Yani tasavvur edebiliyor musunuz, Hitler'in Stuttgart'a gelişi bayramı, Mussolini'nin Venedik gezisi şenlikleri, Stalin'in Odessa'yı ziyaretinin bilmemkaçıncı yıldönümü kutlamaları... Var mı böyle bir yağcılık?
Toplum o kadar "donuk", ulaşım o kadar yetersiz durumdaydı ki, bir yerden bir yere gitmek başlıbaşına heyecan verici, serüven gibi bir şeydi o dönemde...
Keşke bu gibi çarçur gezilerle övüneceğimize, "Atatürk'ün uçağa binip Atina'ya gitmesi ve eski düşmanlarını kucaklaması, Atatürk'ün Cenevre'de yaptığı ünlü Milletler Cemiyeti konuşması, Atatürk'ün tarihi Beyaz Saray ziyareti, Atatürk'ün meşhur Moskova gezisi, Atatürk'ün unutulmaz Paris barış görüşmeleri" gibi hatıralar kalsaydı... Ayıp mı olurdu, günah mı?
Belki o zaman cumhurbaşkanlarımızın ya da başbakanlarımızın dış gezileri de memurlarımıza ve memur ruhlularımıza küfür gibi gelmezdi!...
Atatürk hiç yurt dışına çıkmadı dedik, bu hem doğrudur hem yanlış...
Atatürk yurt dışına çıkmadı ama, Mustafa Kemal çıktı!
Libya'ya gitti çarpışmaya ama orası yurt dışı sayılmıyordu... Bunun dışında Sofya'ya, Berlin'e ve batı cephesine de gitti görevli olarak, Viyana üzerinden Karlsbad'a da gitti (Karlovy Vary) sağlık nedenleriyle...
Ama o zamanlar bir "imparatorluk subayıydı" ...
Hani şu nefret kustukları Osmanlı İmparatorluğu vardı ya, onun ordusunda subaydı.
1919 yılında ordudan istifa edene kadar bir Osmanlı subayıydı.
Hadi kim hayır diyecekse desin de alnını karışlayayım!
Esseklik baki! Su verdigi ve kiyasladigi orneklere bak. Hitler, Stalin ve Mussolini.

Her atilan camur ve iftira kalplerdeki samimi sevgi ve saygiyi parlatmaktan ote bir ise yaramiyor, yaramayacak. Nurlar icinde yatasin, nurlar icinde yatasin, nurlar icnde yatasin.

Posted: Tue Mar 17, 2009 7:19 pm
by Kenan Atak
Muratcim zaten Mussolini, Hitler ve Stalin'in o zaman Turkiye'ye gelmemesine deginmis. Aman bir de gelselerdi bu kalas bu sefer 'Ataturk ancak eli kanli diktatörler tarafindan ziyaret edildi' diye havlayacakti kösesinde.

Posted: Tue Mar 17, 2009 8:03 pm
by Alpay Dedeoglu
Engin Ardici cok severdim. Cok arastirmaci,
bilgili, kalemi sivri. Artik iyice cok ozendigi
Mehmet Barlas gibi parayi bastiranin dudugu oldu, yazik.
Bakin simdi iktidar degissin, hemen Tayyip Erdoganin cahilligi vede
Inonunun ne kadar buyuk bir lider olduguna dair methiyeler dizer.

Ah Sultaniden hayvan lakapli agabeyim, 1 doktor, 2 ilac, 1 paris seyahati,
1 fransiz sarabi, 2 orijinal CD vs icin ruhunu satmaya degermiydi?
Sultanide hayvan derlermis buna, bir bildikleri varmis.

Ona bir zamanlar yani adamakilli yazabildigi zamanlardaki bir kitabinin
basligi ile cevap vermek isterim:
''Mustafa Kemal sizin gibi kro degildi.''


Hincal Uluc bile kepaze ediyor bunu.

Önce Hıncal Uluç'un Engin Ardıç'a yanıtı

Atatürk'e dil uzatanlara...

Önce biri hafta sonu hiç yüzü kızarmadan saldırdı gene, "Atatürk'ün pasaportu var mıydı" diye.. ..
Ve çizdiği Atatürk portresine bakar mısınız?.. "Vizyonsuz.. Memur zihniyetli biri.."
Utanmazlığın ölçüsüne bakar mısınız?..
Yıkılmış, tükenmiş, bitmiş, işgal edilmiş Osmanlı'nın küllerinden, Avrupa'nın "Hasta Adam" dediği Türkiye'den, modern bir batı cumhuriyeti yaratan adam için çizilen tabloya, aşağılamaya bakar mısınız?..
"Memur zihniyetli, vizyonsuz!.."
Bu korkunç kafaya, bu örümcek düşünceye yanıtı, ayni günün gecesi, Rus Kızıl Ordu Korosu muhteşem bir yanıt verdi, tesadüfe bakın bu defa, TİM'de.. Ben ordayım üç kardeşimle, Öcal Serpil ve Kemal'le..
Salon son koltuğuna kadar tıklım tıklım doluydu ve herkes, Atatürk'ün neler yaptığını anlatan Kızıl Ordu korosuna hem de nasıl coşkuyla eşlik ediyordu..
"Bir hızla kötülüğü geriliği boğarız,
Karanlığın üstüne güneş gibi doğarız.
Türk'üz bütün başlardan üstün olan başlarız;
Tarihten önce vardık, tarihten sonra varız."
Türk'üz Cumhuriyet'in göğsümüz tunç siperi,
Türk'e durmak yaraşmaz, Türk önde Türk ileri."
"Karanlığın üstüne güneş gibi doğmak" nedir bilir misin sen, karanlık adam?..
O senin memur zihniyetli, vizyonsuz dediğin adam, o yıllarda yepyeni bir devlet, çağdaş, bir cumhuriyet kuruyordu, bir ulusun kaderini değiştiriyor, dünyaya, hele de Müslüman dünyaya örnek oluyordu, öğretmediler mi sana?..
O vizyonsuz, o "Memur zihniyetli" dediğin adamın dünyadaki itibarını, saygınlığını bilir misin?..
Efendim "Kimse gelip gitmemiş Türkiye'ye Atatürk zamanında.."
İngiltere Kralı gelmiş ama, o sayılmazmış.. Çünkü adamın zaten yetkisi yokmuş..
Birleşik Krallık kralının ülkemize, Atatürk'e gelişini bir formalite sanıyor.. Peki o zaman "Pasaportlu" Abdullah Gül'ün iki günde bir yurt dışına gitmesi, bu ülkede devlet başkanları ağırlaması ne?.. Atatürk'e gelen İran Şahı adam değil de, Gül bugün İran'da ne arıyor peki?..
Adamın, Atatürk'e saldırma gözlerini öyle karartmış ki, ne dediğini bilmiyor, çelişkiler içinde..
İngiltere Kralı, İran Şahı, gelmemeliymiş de, kim gelmeliymiş?..
Hitler, Mussolini, Stalin.. Verdiği örneklere bakar mısınız?.. Hafazanallah.. Bunlardan biri gelmiş olsaydı kazara, bugün kimbilir neler yazardı, düşünebiliyor musunuz?.
İngiliz Kralı yetkisiz.. Peki yetkilisi, hem de azılı Türk düşmanı Lloyd George ne dedi, hem de Birleşik Krallık Millet Meclisinde..
"Arkadaşlar, yüzyıllar nadir olarak dahi yetiştirir. Şu talihsizliğimize bakın ki o büyük dahi çağımızda Türk Milleti'ne nasip oldu. Mustafa Kemâl'in dehasına karşı elden ne gelirdi."
Atatürk uçağına atlayıp Yunanistan'a gitmemişmiş.. Venizelos'la kucaklaşmamış.. Ama Venizelos yenildiği düşmanı Atatürk'ü 1934 yılında Nobel Barış Ödülüne aday göstermiş.. Nasıl olmuş bu peki?.. Vizyonsuz, memur zihniyetli, içine kapanık adamdan başkasını bulamamış mı, Yunan Lideri, "Dünya barışına en hizmet eden kişi" diye seçecek?..
Atatürk Mussolini'ye gitmemiş. O da Türkiye'ye gelmemiş.. Ama Atatürk'ün süvarileri İtalya'ya gidip, zamanın en büyük binicilik kupasını, hem de Mussolini'nin adını taşıyanını Türkiye'ye getirmişler.. Bu müthiş spor hamlesinin ne manaya geldiğini bilir misin sen?.. O vizyonsuz, memur zihniyetli adamın, o sıralar nasıl bir Türkiye kurmakla meşgul olduğunu anlayabilir misin, bu örnekten yola çıkıp?.. Aklın erer mi?.
Erer.. Bal gibi erer de işine gelmez söylemek... Sen ve senden yüz bulup hemen ertesi gün Atatürk'e saldıran yamağın da bilir bunları, çok iyi..
Kilitleyin bilgisayarınızı gene de, size yağan e-mailler geri dönsün tamam mı?.. Yüreğiniz o kadar..
Bakın, bugün bu köşede, 20'inci Yüzyılın en önemli adamlarının Atatürk hakkında söylediklerinden bir derleme seçtim sizin için.. Okuyun, iyi okuyun ve iki günde bir saldırdığınız, sövdüğünüz, dalga geçtiğiniz Mustafa Kemal Atatürk'ün nasıl bir devlet adamı, nasıl bir deha, Türkiye için nasıl bir şans olduğunu iyi öğrenin..
Ne yazık ki, sizin için de büyük şans oldu Atatürk!.
O olmasaydı, bugün bu köşelere oturup bu saçmaları bu kadar özgür yazma imkânınız olur muydu?..''

Posted: Wed Mar 18, 2009 2:12 am
by Murat Kara
Bu Ataturk tartismasi saglikli bir tartisma degil. Ardici cok dandik bir arguman ile cikmis ortaya. Hincal ise her zamanki 'nasil yan bakarsin ulen' tavri ile ne Ataturk'u ne dogru durust savunabilmis ne de Ardici'nin argumanindaki zayifliklari kullanabilmis.

Prensip olarak konusursak Ataturk'u tartismak elbette gerekir. Ama bunu belli bir seviyede yapmak zorunlu. Bir kere Ataturk tarihte yerini almis onemli bir sahis. Oyle sokak agzi ile Ataturk'e giydirir gibi saldirmak Ataturk'u degil saldirani kucultur. Ataturk gibi bir sahsi eger gercekten ele alacaksan, onu cok yonlu ele alman gerekir. Sadece kisiligi ile degil, fikirleriyle, toplum icersindeki yeri ile, tarih icersindeki yeri ile ve insanlik icersindeki yeri ile ele alman gerekir. Bu da her babayigidin harci degil.

Mesela Ataturk'ten Kemalizm cercevesi olmadan bahsetmek imkansiz. Yani Ataturk'un fikirleri olmadan Ataturk'un sahsiyetini veya tarihteki yerini tartismak imkansiz.

Bunlari soylemekle beraber bazi gercekler de yavas yavas sekilleniyor. Mesela, bahsettigim sekilde bir tartisma Kemalizmin yukselis veya duraklama donemlerinde yapilmaliydi. Simdi Kemalizmin cokus donemindeyiz ve Ataturk tartismalari, Kemalizmi yikmak isteyen gucler tarafindan organize ediliyor. Bu da tipki Kemalizmin guclu oldugu donemde tartismaya izin vermeyen zihniyet gibi tarafli olacak. Kemalistler gicik olacaklar, dinciler el ovusturacaklar.

Ardici'nin goremedigi sey aslinda cok basit: Ataturk Turk halki tarafindan cok seviliyordu. Stalin gibi vefatinin uzerinden bir hafta gecmeden resimleri ulke capinda duvarlardan indirilmedi. Bunun objektif bir onemi var. Oyle bir yanlis anlamanin sonucudur deyip gecemezsin. Yoksa milyonlarca insani aptal yerine koymus olursun. O 'dandik' sehir ziyaretlerine yuzbinlerce insan eslik etti. Kimse kimseyi zorla evinden cikarip Ataturk'un karsisina dikmedi.

Tarihsel acidan baklinca Kemalizmin bir cok eksik tarafi var. Ataturk'un de bir cok eksik tarafi ve hatasi var. Olmamasi imkansiz. Herkes insan. Ataturk'ten sonraki neslin bu bosluklari somurmesi ve gelinen durum da ortada. Ancak butun bunlari bir butunluk icersinde ele almadan ne saglikli bir tartisma yapilabilir ne de saglikli bir gelecek bulunabilir.

Ataturk'u tartismak onemli fakat bu bilimsel bir cerceve icersinde yapilmadigi surece kan cikar. Bu cerceveyi kurmak ve uygulamak ise AKP, CHP, Ordu, Isci Partisi vs gibi bu islerden kar eden zumreleri temsil edenlerin yapabilecegi bir sey degil. Sadece Turk halki, bu zumrelerden bagimsizligini korudugu olcude, bu konuda bagimsiz bir tartisma yurutebilir.

Ne Ardici ne de Hincal bu tur bir bagimsizliga sahip degiller.

Posted: Wed Mar 18, 2009 11:32 pm
by Cengiz Akgun
Mustafa Kemal'in dehasi fikirlerini devrimlerini anlamak icin devrinde olan biteni iyice arastirip ogrenmek gerekiyor. Asiri sol ve asiri sagin kendisini sevdigini soylemek safdillik olur. Her iki tarafta yapmasi gerekenleri tam anlami ile yapamadigindan sikayet ederler. Bu yuzden de suclanir. Yamali bohca olmus bir yigindan bir ulus cikarma istegi ki; cok aciktir "Ne mutlu Turkum diyene" lafinda bu arzu. Avrupada bugun yapilmak istenenlerle Amerikanin bir potatada kaynatmaya calistigi tekil bir ulus kavramidir bu arzu (uniter devlet filan diyorlar ya). Lazi Kurdu Arnavudu Cerkezi (kimbilir daha nelerde var aklima gelmiyen) ayni dili konusabilen ayni gaye etrafinda birlikte yasamaya ikna eden bir arzu malasef bugun tefe konup calinmaya calisilmasina ragmen onun aslinda yapmasi gerekenleri tam anlami ile yaptiginin bir gostergesidir.

Mustafa Kemal'in sansizligi normal bir aile yasamini kuramamasindan ileri gelir. bu yuzden etrafini dolduran dalkavuklarin kurbani olup yapacaklarinin bir kismini yapamadan bu dunyadan gocemesine sebeb oldu diyenler coktur. Arkasindan onun adina diye yapilanlar onu yuceltecem adi ile kiminin aymazligindan kiminin ise bile bile hiyanetliginden olmustur. Elbete olumunun hemen arkasindan cikan bir Dunya savasi da Halk partisinin Inonu gibi kili kirk yararcasina kemer sikmasindan bunalanlarin (ki ona da epey yardakcilik yapilmistir milli sef adi altinda) patlamasi ile hortlatilan bir geri donuse sebeb oldu.

Iki ay askerlik yaptim. Ordunun hala Mustafa Kemal'e bakis acisi onun devrimlerini guya bilmeyenlere anlatis tarzi icler acisi halde idi. Yurt disindan gelenlere duzenlenen seminerlerde yapilan saklabanlik M. Kemal'i sevdirme, onun yaptiklarini anlatma yerine maskaraliktan oteye gecememistir. Almanya dan gelen gurbetci cocuklara M. Kemal'i anlatmak icin secilen adamlarin hali gorulmeye degerdi 1988'de. Simdi bile bir arpa boyu gittiklerini sanmam.

M. Kemal'in kendini yetistirmesi bile tak basina bir olaydir. Aldigi egitimin disinda kendi kendine ogrenerek birkac kati kadar olan birikimi o kisa surede onca savaslar icinde bir araya getirerek yaptiklarini kavramak herkesin harci degil. Elbette elde ettigi guc ve gordugu sevgi yaninda biriken asalaklar tarafindan kendine karsi kullanildi. Bunu goremedigini sanmiyorum ama her fani gibi bile bile kandi. Kolay degil can ciger ailesinin olmamasi bir insanin. "Size kursun islemedi pasam tutunun rakinin lafi mi olur" gibi dalkavuklugun arkasini goremedi demek icin aptal olmak lazim. Bu durum zaten iyiye delalet degildi. Belki olumu bu yuzden de zamanli oldu. Hala arkasindan ne dedikodular uretildi ve uretiliyor goruldugu gibi. Iyice bir vazvazlasa kimbilir neler olurdu.

Ardic kusunu adam yerine koymaniz bile hata. Bunlarin para pul icin satmayacaklari hicbir sey yok. GS lisesinin ne sucu olabilir bunda? Adi GS lisesi ile anilmakta devamli. Bunca sene icinde elbette belli bir miktar cibiliyetsiz cikacaktir her ne kadar ilim irfan yuvasi olsa da burasi. Hincal Uluc gibi hayati avanta uzerine kurulmus birine de ihtiyaci yok M. Kemal'in.

Onu sevenler neden sevdiklerini bilincindeler. M. Kemal fellik fellik dolasip har parcasini kanla sulanmis topraklari pesekes mi cekecekti? 10 senede her detayi ile ilgilenip kafa yordugu onca yapilanlari bakip dudagi ucuklayacagina kendisi gibi boklu Ren, Sen ve Tuna'dan her sene tatil adi altinda bir bardak icmeye vakti olmamis iste. Her ilde kurulanlari gormek bunlari devreye sokmak icin yurdunda dolasmis. Halki ile ozlesmis ve kucaklasmis. Korkmadan sinmeden gogsu kabararak. Boylesi kime nasib oldu acaba?

Florya civarinda bir gun yuruyuse cikmis. Ilerde bir tarlada sabanla bir ciftci tarlasini suruyormus. Cift okuzun kosuldugu sabanin bir yaninda okuzun bir eksik oldugu icin adam kendisi kosulmus. Kan ter icindeki adama "Hayrola okuzun biri oldu mu" demis? O da tanimadigi icin hayir beyim hukumet vergi diye aldi dediginde hic sesini cikarmadan gerekeni yapmis. Vur deyince oldurmak adettendir bizde ya. Koylu devletin efendisidir demesine ragmen bu boku yiyen de onun adina yedi elbette.

Posted: Thu Mar 19, 2009 6:04 am
by Murat Kara
Cengiz Akgun wrote:Asiri sol ve asiri sagin kendisini sevdigini soylemek safdillik olur.
Asiri sag'i bilemem ama 'asiri' sol adina konusmak gerekirse, bu isin sevgiyle ilgili olmadigi soyleyebilirim. Duygusal bir durum yok ortada.

Ana hatlariyla ele almak gerekirse, o zaman verilen mucadele 'emperyalizmin somurusunden kacinmak' olarak adlandirilabilir. O gunku donem emperyalizme karsi cok buyuk mucadelelerin yasandigi bir donem. Bunu akilda tutmakta fayda var. Nazi'ler bile kendilerini emperyalizme karsi gibi gostermeye ugrastilar.

Esas sorulacak soru su: emperyalizme karsi bir siyaset uretmek mumkun mu?

Eger emperyalizm buyuk devletlerin bir politika secimi olsaydi belki bu mumkun olabilirdi. Su hukumet gidip obur hukumet iktidara gelir ve o politikayi degistirir, olay cozulurdu. Ama emperyalizm bir politika meselesi degil, sistemin temelinde yatan hem ekonomik hem de siyasi bir somuru sistemi.

Boyle olunca emperyalizme karsi bir 'siyaset' gelistirmek olanaksiz. Emperyalizme karsi kendini korumanin tek yolu var: emperyalizmi ortadan kaldirmak. Bu isin baska yolu yok.

Eger ben emperyalizme karsiyim diyorsan, o zaman ben emperyalizmi yok etmek istiyorum diyorsun. Eger boyle konusmuyorsan, ya bilgisizsin ve kendini kandiriyorsun ya da bilincli bir sekilde emperyalizme karsi duyulan nefreti kullanarak, siyasi cikar pesinde kosuyorsun demektir.

Simdi 1920'lerin Turkiyesine bir bakalim. Ozellikle ilk yillara.

Ekonomik olarak yikim icinde. Siyasi olarak yikim icinde. Bunun sorumlusu da herkes tarafindan emperyalizm olarak gosteriliyor ve kabul ediliyor.

Ote yandan emperyalizme karsi mucadele verenler var. Bir yanda emperyalizm yikilmadan bu is duzelmez diyen ve emperyalizme karsi amansiz bir olum kalim savasina girmis (senin asiri solcu dedigin) kesim. Ote yanda bu kavganin ortasinda kalmis, kucuk ulkelerden olusan ve aman emperyalizmi yakamdan dusureyim de sonra ne olursa olsun diyen kesim. Pragmatik kesim.

Turkiye bu ikinci kesimin icinde.

Peki emperyalizmi yakasindan durulebilmek icin ne yapiyor Turkiye. Bagimsizlik savasi yapiyor. Bunda basarili olunca da emperyalizmden kendisini koruma hayali ile kabuguna cekiliyor.

Ancak emperyalizm oyle bir sistem ki bir ulkeyi iceriden iceriye isgal etme yetenegine sahip. Fabrika, fabrika, hastane, hastane, okuk, okul bir ulkeyi isgal edebiliyor. Cunku sermayeyi kontrol edebiliyor.

Is bir yandan boyle iken, ote yandan ulkenin o sermayeye de ihtiyaci var. Dunya ekonomisi icersinde yasayip da baskalarinin urettigi teknolojiyi vs kullanmadan kalkinman mumkun degil.

Yani iki ucu boklu degnek.

Hem sermaye cekeceksin, hem de o sermayenin senin kosullarini kabul etmesini isteyeceksin!!!!

Elbette bu olmuyor. Turkiye, sermayenin yurt icinde kullanimi konusunda koydugu engeller nedeniyle bir 50 yil ulkeye sermaye cekemiyor. Bu arada dunya degisiyor ve emperyalizm 1920'lerde baslayan mucadeleyi kazaniyor. Emperyalizmi yikmak gerekir diyen kesim darmadagin oluyor.

O mucadele sonuclandiktan sonra emperyalizm ile is birligi yapmak gunun modasi haline geliyor. Yani tecavuz kacinilmaz ise zevk almaya bak mantigi yerlesiyor.

Elbette butun bunlar toplumsal olaylar oldugu icin bu durum kendi basinini, kendi hukumetini, kendi profosorunu vs uretmekte gecikmiyor.

Ozetle soylemek gerekirse Turkiye'nin dunya ekonomisine entegrasyonu keyfi bir politika secimi degil. Ekonominin ayakta kalip kalamama sorunu.

Bu entegrasyon sirasinda ise emperyalizm sermayesi ile isteklerini dayatiyor.

Bu entegrasyon iki asamali. Birinci asmada sermayenin entegrasyonu var. Ikinci asamada is gucunun entegrasyonu var. Yani turk iscisini yurt disina pazarlama var.

M.Kemal'in o zamanin kosullarinda populer olan fikirleri moda olmaktan ciktiktan sonra, Ozal gibi zavalli bir sahis M.Kemal gibi bir savasciya karsi bayrak acabiliyor. Cunku olay fikirlerin catismasi degil, cikarlarin catismasi ve Turk sermayesinin Ozal donemindeki cikarlari dunyaya entegrasyonu gerektiriyor.

Sermaye dunyaya entegre olurken, is gucunun entegre olmasina fazla yanasmiyor. Bunun nedenleri de ilginc aslinda. Ve Kemalist ideolojinin bunda onemli rol oynadigini goruyoruz.

Ice kapaniklik kolay degil cunku kendi yaginla kavrulmayi gerektiriyor. Bu durumda ekonomik gelisim goreceli olarak yavas oluyor. Halktan fedakarlik istemek, ozellikle savas sirasinda, ve ozellikle emperyalizme karsi verilen savas sirasinda cok zor degil. Ancak bunun da bir siniri var.

Her siyasetci o sinirin farkindadir. M.Kemal de onun farkindaydi. Alti okun bir tanesinin Milliyetcilik olmasinin nedeni budur. Miliyetcilik (ve millet teorisi) bir halki bir arada tutmak icin onemli bir yontem. Emperyalist ulkeler bunu hep kullanirlar. O nedenle onundeki zorluklari goren M.Kemal Milliyetcilik okunu da ok destesine eklemis.

(Milliyetciligin panzehiri enternasyonalizm ve emperyalizmi yikmak isteyenler de bunu hep kullanirlar).

Fakat 50 yil boyle kapali bir rejim altinda yasayinca, iki sey beklemek mumkun. Daha dogrusu zor kosullar altindaki insanlara Milliyetcilik enjekte ettikce iki sonuc ortaya cikabilir. Ya belli bir asamada insanlar baslarim ulen senin milletine geberdik burda deyip isyan eder ve Milliyetcilik bir anda kotu birsey gibi gorunur, ya da bu olmaz ve Milliyetcilik dozaji gittikce artarak devam eder.

Turkiye'de olan bu ikincisi. Su anda Turkiye'de milliyetci degilsen sumuk muameslesi yaparlar sana. Islerin bu asamaya gelmesinde 'icine kapalilik' stratejisinin cok buyuk rolu var.

Simdi ise sermaye entegre oldu, emperyalizm her yerde diledigini yapiyor. Ozal ile baslayan bu surecin kaymagini yemek AKP'ye dustu. Bu durum emperyalizm var oldugu surece var olacak.

Emperyalizme karsi gercek anlamiyla mucadele verenlere kostek olmak emperyalizme destek olmak anlamina gelir. Belki 1920'lerde emperyalizmi yok etmek icin ugrasanlara omuz vermek daha akillica olabilirdi. Hadi vaz gectik omuz vermeyi bari engel olmasalardi.

Su anda iste durum ortada demek bir ise yaramaz. O zaman verilen mucadelelerin bir garantisi yoktu ama en azindan mucadelenin kendisi onemli bir amaca yonelikti ve cok buyuk destek kazanmisti. Basarili olsa idi bugun 2. Dunya Savasi olmamis, Israil kurulmamis, ABD saga sola bomba atamiyor olacakti. Gercek anlamda demokratik bir Dunya hukumeti olacak ve kuresel isinma olmayacak, olsa bile kolaylikla kontrol altina alinabilecekti.

Basarili olmadi, yayilmadi ve dejenere oldu ama bu durum emperyalizme karsi verilen o mucadelenin yanlis ya da sacma oldugu anlamina gelmiyor.

Eger M.Kemal'in o donemde bu konuda neler yaptigini ogrenmek istersen, tarihi dokumanlar mevcut.

Posted: Mon May 11, 2009 6:47 pm
by Cengiz Akgun
Bu ne yahu?

http://videogaleri.hurriyet.com.tr/Vide ... 1&vid=3368

Mizah kismina da girebilirdi. Bu sarkiyi nece soiyluyor bu Hadise. Hadi video'yu ceken ses duzenini tam alamadi diyelim ama Hadise hakikaten hadise. Bilmis de oyle koymuslar adini.

Azerbeycan 12 puan vermiyecek diye korkuyorlardi. Boyle GGB ile biz hepsinden alacagiz dediler herhalde. GGB de mi ne? Ortadaki "G" gobek. Bastaki G ile sondaki B'yi sormazsiniz herhalde.

Posted: Mon May 25, 2009 5:45 pm
by Mehmet Gurdal Cetin
Tabi konular biz girmeyince hep tarih oldu.

Ben Ingiltere (Andrew Lloyd Weber piano caldi ,sarkida kizin sesi de inanilmazdi) veya Danimarka (bence cok iyi sarki idi) alir diyordum.

Patricia KAAS niye boyle bir yarismaya girdi anlamadim. Almanya adina yarisan abla da Tinto Bras filmlerinden firlamis gibiydi.

Hadise hadisesine gelince. Bizim hanim bile "ne kalca var ne balkon , odun gibi bacaklar ,boyle kadin olur mu" diyerek gonlumu fethetti. Ajda Pekkan'in "petrol"unde bile o donem petrol krizi vardi ve anlam yukluydu :D

Wayemuni du pua

Olmadi olmadi :D

Posted: Fri May 29, 2009 7:31 pm
by Cengiz Akgun
Bilmiyorum burada roman gibi kitaplara duskun olanlar var mi? Bende Tyrkiyede olan hastalik gibi fazla roman (ask, kurgu filan gibi) okuma duskunlugu yoktur. Terchim polisiye, macera, ve biografi olmustur. Onlari da fazla okudugum soylenemz. Bu sene is icin oldukca fazla seyahatim oldu. Yine Guney Kaliforniya'nin yolunu tutucak gelecek hafta. Onceki hafta Seattle'da idim. Boyle 5-6 saatlik ucak yolculugunda gosterilen filmlerde enayi olunca vakit gecirmenin tek yolu kitap okumak oluyor. Seattle'dan donuste havalaninda kitapciya igradigimda sordum soyle cok uzun olmayip yarim gunde okunacak iyi bir kitap var mi diye. Bana "Kite Runner" tavsiye etti. Bire iki yerde duymus ve okumustum Afgan bir yazarin biografi gibi yazdigi kurgu romani diye. Epey bir sure en iyi satan kitap unvanini elinde tutmus. Peki dedim ve aldim. Zaten artik paper-back dedikleri ucuz sekline donusmus.

Okuyaniniz var mi? Turkceye cevrilip cevrilmedigini bilmiyorum. "Ucurtma Kovalayicilari" gibi adi Turkceye cevrilebilir.
Oldukca ilginc bir kitapti. Bir Afgan oksuzun (adi Amir) zengin babasi ile yasadigi hayati ve yanasmalari olan Hasan ile ilginc iliskisini ve Afganistanin nereden nereye geldigini konu edinmis. Bir iki ufak tefek sacmalik disinda tavsiye ederim okumayan varsa. Orhan Pamuk'tan daha iyi yazdigini soyleyebilirim. Cunku Orhan Pamuk'un bir kitabini aldim ve okuyamadim birine hediye ettim. Halbuki Ingilicesi daha iyi demislerdi. Neyse amacim Orhan efendiye vurmak degildi. Afganli'nin kitapda bildigimiz bir suru kelime geciyor. Bazilarini acikliyor bazilarini es gecmis. Teyzemin Besiktastaki Apartmanlarinda 70'lerde surulen Afgan krali devrildikten sonra zamanki soylulardan bir aile oturuyordu. onlardan da duyardim. Turkceyi ya biliyorlar ya da cabuk kavriyorlar. Ama asil bizim Osmanli dilindeki gibi etkiyi Sunni olmalarina ragmen Farscadan almislar.

Ucurtma isi ilginctir. Sehirde dogup buyuyenlerin pek park mark gibi yerlere yakin olmadigini dusunurseniz seytan ucurtmasi disinda hakiki ucurtmayi pek bilmezler. Ben cocuklugumu ve gencligimin ilk yillarini sayfiye yerinde gecirdigim icin ucurtma isine cok kucukken baslamistim. Ilk ucurtmami rahmetli babamla birlikte 6-7 yasinda yapmistik. Sonra mahellede bu isi bilen buyuk agabeylerden bende ogrendim. 10 yasimda filan yaman ucurtma yapardim. Kardesimle ucurturtuk. Iyi ucurtma yapmak cok kolay degildi o zamanki malzeme ile. Uc cita alirsin. Uclarini kertlersin gerip 6 gen yaparken cat diye uctaki centik kirilir. hadi testere ile digerlerii de kucultursun. Biraz izan ister. Bu romana konu oldugu gibi ucurtma ipi kesme yarismasi degil korsanligi yapardik. Kimse yanina bir suru ucurtma toplanmasini istemez. Boyle kestigini gorunce kral gibi ucurtursun. Korsanlik gibi bir sey yani. yarisma degildi bizimkisi. Bu romanda tum ipi ziftleyip cam kirigi yani sirca ile sivadiklarini soyluyor. Boyle aptalca bir sey elbette elleri kan ravan icinde birakirmis. Bizler ise ipin ucurtmaya yakin kisimlarina ve ucurtma kuyruguna jilet takmakti silahimiz. Bayagi ayni isi gorurdu jiletler iki ucurtma kapistiginda biri kesilirdi. Bazen ikisi birden alabora oldugu ve yere cakildigi da olurdu. Tecrubesizlerin basina gelenlerdi bunlar. Bu romani okurken o gunleri hatirladim. Onlar kisin ortasinda bu isi yaparlarmis. Halbuki biz ilkbaharla birlikte gelen ruzgarli havalarda yapardik. Cok iyi tecrubeli olan benden buyukler kandilli ucurtma yapar ucurtmanin kuyrugunda ya da kafasinda kapali bir kandili olur icinde mum yanardi. Sonradan pilli ampul koyarak bu kadar cetrefilli tecrube istemeden de isikli ucurtmalar yapildi. Bu aksamlari cok guzel olurdu. Ben bu kadar bilmezdim bu isi. Kardesimde sonradan yetisti. O da ya benim ucurtmayi bir sure ucurtur ya da ona da bir tane yapardik. Ucurtmaya bas attirma filan gibi bir suru de terimleri vardi.

Amerikada uzun kuyruklu ucurtma pek gormedim. Cesitli geometrik sekillerde profeyonelce yapilip satildigini sandigim garip sekilli ucurtmalari plajlarda ucururlar. Ama benim gelin gibi suzulen basinin iki yaninda kupeleri olan ucurtmalarim gibisini bunlara degimem. Kirmizi beyaz renkleri genelde secerdim. Sari Kirmizi GS'li ucurtmalarimda oldu.

Posted: Fri May 29, 2009 9:06 pm
by Eren Akkan
Cengiz Akgun wrote:Bana "Kite Runner" tavsiye etti. Bire iki yerde duymus ve okumustum Afgan bir yazarin biografi gibi yazdigi kurgu romani diye. Epey bir sure en iyi satan kitap unvanini elinde tutmus. Peki dedim ve aldim. Zaten artik paper-back dedikleri ucuz sekline donusmus.
Bu kitabın 1-2 sene önce filmini izlemiştim. Taliban'ın baskıcı yönetimi, ve zamanında Afgan politikasındaki dinamikleri ve gerilimleri görebilmek için iyi bir film - ki sebebi ortada olan nedenlerden dolayı Almanya'da 2. dünya savaşında olanları konu alan binlerce film yapılmışken, Taliban veya İslamcı İran rejiminin insanlar üzerinde yarattığı baskı ya da Balkanlar'daki Sırp katliamını konu alan çok fazla film yoktur. (İlk aklıma gelenler başarısız bir deneme olan The Hunting Party ve harika bir animasyon olan Persepolis).

Her neyse, film beni güzel olmasına rağmen hakettiği değerden fazlası verilen Slumdog Millionaire'den daha fazla etkilemişti. Kitabını okumadım, ancak gördüğüm yorumlara bakılırsa, kitap kadar güzel olmasa da başarılı bir adaptasyon deniyor. Ancak bu sanki biraz bana kitap okumayı daha çok seven insanların, sinema gibi görsel olarak daha az efor ile anlaşılan ve konuya daha çabuk ulaşılabilen bir araç olmasından dolayı hafiften sırt çevirmesi gibi geliyor. Aynı şeyi Patrick Süskind'in beni şu ana kadar en çok etkileyen kitaplardan biri olan Koku'da görmüştüm. O film de bence yapılmış en dahiyane filmlerden biriydi, bir duyu üzerine kurulmuş bir konuyu başka 2 duyu ve gerek dekor, gerek oyuncular ile yarattığı atmosfer ile ifade etmek açısından. Tabii ki 2 saatlik bir film, yüzlerce sayfalık bir kitaptaki her olayı ve diyalogu içeremez, ancak kendi içerisinde önemli olabilecek vurucu şeyleri verebilmesi yeterli. Benzer bir durumu Bukowski'nin Factotum'undan hatırlıyorum, bence başarılı bir uyarlama daha..

Her neyse konudan saptık :) filmin konusu ve yorumlar ile ilgili:
http://www.imdb.com/title/tt0419887/

Filmde Farsça'da kullanılan birkaç kelimenin Türkçe'de de aynı olması dikkatimi çeken başka bir noktaydı.

Posted: Fri May 29, 2009 10:40 pm
by Cengiz Akgun
Evet film'i de varmis. Benim hic haberim olmadi. DVD'sini alip izlemeli. Roman kisa zaten bir filme sigdirmislardir. Filmin linki icin tesekkurler. Taliban isi tamam da su Sunni Sii ayrimi ile muslumanlar arasindaki yaratilan ayrimci duzenbazlik ise basli basina bir problem. Turkiyede de Alevi, Kizilbas derler ve cesitli dedikodulari vardir.

Amerikada en can ciger oldugum bana yol gosteren arkadasim Alevidir. Maras olaylari sirasinda olaylari Amerikan TV'da duyunca gece derslerim yuzunden gec yattigim icin sabahin korunde uyku sersemi beni uyandirip elinde bicakla odam da "ulan bizimkileri yine bogazliyormusunuz ben de seni katledecem" diye uykuyu basima sicratmasini gulerek cok hatirlatirdi bana. Kardes gibi yasadik. Bir yedigimiz ictigimiz ayri gitti. Hala da o dallas'da ben New jersey'de her gun olmasa iki uc gune bir konusuruz.

Kozmopolit sehirlerde her ne kadar yadirganmasada gerici ve tutucu yerlerde bu isin halen surdurulmesi cok dusundurucu. Kiz alip verilmez pek. Alevi'lerin dislanmasi sonucu Ataturk devrimlerini bagli oluslari ve ilerici dusunceleri takdir edilir. Ama olay sadece yereldir. Ayni dusunce sekli Imamlar, Ayetullahlar filan gibi sacmaliklarla Iran'da kotu yonunu gosterir. Ne hikmetse Taliban ve Iran'daki fanatikler bu Sii Sunni ayrimi yuzunden olsa gerek ayni yolda olduklari halde birbirlerie dusmandirlar. Bu romanda ve filmde de bu konu islenir.

Re: Kultur/Muzik/Sanat

Posted: Wed Jun 10, 2009 9:13 pm
by Mert Tokman
Sevgili Kerem'in yillardir anlatmaya calistiklarini Yann Arthus-Bertrand bir bucuk saatlik bir filmde muthis goruntuler esliginde anlatmis - herkes gormeli...

The Home Project'de Yann insanlarin dunyayi nasil goz gore gore yok ettigini anlatiyor... 5 Haziran'da film youtube uzerinden Zeitgeist taktigi ile tum dunyaya sunuldu...

http://www.youtube.com/homeproject

Patricia Kaas konseri

Posted: Thu Jun 11, 2009 2:36 pm
by Alpay Dedeoglu
Dün aksam itibari ile Acik Havadaki Patricia Kaas konserine gittik.
Bu nevi sahsina münhasır bayan gene klasini gösterdi, gene bizleri buyuledi.
Türkiyedeki butun konserlerine gitmeye calismis biri olarak
diyebilirim ki biraz yaslanmis ama ses ve mihrap hala yerinde.
Esasinda bir konsept konser idi. 30 yillarin kabare konseptiyle yeni albumunu tanitiyordu.
Eski sarkilarin arasinda yeni sarkilar , arkada kurulan ekranda siyah beyaz sanatsal görüntüler vede hemen hemen her sarkida danseden balerin/modern danscisi vardi.
Sesi bu kadar yeterli ve guclu, repertuarida bu kadar genis olan Patricia'nin bu görsellik
tutkusu inanilir gibi. Otursa bir sandalyeye , eskilerden 20 sarkiyi soylese hala bir suru insan gelir, zevkle dinler. Biz seni yüzünü görmeden saatlerce dinledik evde , lazim degil show falan. (Tanimayanlar icin , Amerikada Sİmone'u seven, Patricia'yida sever)

Ama konsept yapmis, özel görüntüler cekmis, balerin tutmus, kendi sonlara dogru deli gibi dans etti, dekorlar ve kareografiler yapti, en az 5 kere elbise degistirdi. Tamam Pariste millete degisiklik icin yapmak lazim, ama buraya ayda yilda bir geliyorsun, bir soluklanda şoyle eskilerden soyle.

Patricia'da artik Parislilerden vede Fransizlardan sitki siyrilmiski Alman uyrugunu one cikarmaya baslamis havasi aldim. İki yeni sarkisi ''Fille de 'l'est'' ve ''L'amour ne se dit pas'' bu havada biraz. ''Mon mec a moi'' ve ''Les hommes qui passe'' baslarda soyleyince eyvah dedik cephaneyi erken harcadi (ki bu sarkilarida biraz degistirerek ve yavanlastirarak soyledi).Sonra 2. yarida topladi, sonlara dogru costu. Patricia'nin , ozellikle cabaret/blues/jazz havasindaki konserleri kapali mekanda olmali. Hem ses dagilmaz, hemde kendi daha cabuk isinip havaya girer. Programi görsel sanat duzleminde muhakkak biraz erotizm iceriyor, ama bunu adilestirmeden ve o kalin girtlaktan bugulu sesle yaptigi icin kimsenin gozune batmiyor. Hatta muhafazakar insanlarin bile hosuna gidiyor.

Yapmamasi gereken sey Ingilizce konusup , Ingilizce soylememesi. O sese ve aksana gitmiyor. Benim yakinimda Fransizca bilmeden onu yillardir dinleyen insanlar dolu, onlarda ayni seyi soyluyor. Almanca soyledigi zamanda guzel , ama o Ingilizceden uzak durmali.
Bir de su Eurovisiona ne yapmaya gitti, degerini anlarlarmi onlar . Ilk 3-4 parcada uzun sivri topuklar hareketini engelledi. Bu arada daha önceki konserlerinde yaptigi kafa geriye dogru, adeta bele degercesine yaptigi soloyu bu sefer yapmadi. Ee tabii o da biraz yaslanmis.

Biraz kulaginizin pasinin silinmesi icin
http://www.youtube.com/watch?v=bS11dUG0dVQ

Bu da haberi:

http://www.365gunmuzik.com/haberdetay.php?id=1505

Bu da Okan Bayülgen ile oaln programi özeti:

http://www.televizyongazetesi.com/?im=y ... r+sordu%3F

Re: Kultur/Muzik/Sanat

Posted: Fri Jun 26, 2009 8:14 am
by Mehmet Gurdal Cetin
MICHEAL JACKSON olmus :!:

Ben daha yeni gordum.Kalple alakali bir sey sanirim.
http://www.ft.com/cms/s/0/bad95d2e-61d5 ... ck_check=1